GEZİ DENEYİMİ VE TÜRKİYE’DE GÜNCEL SANAT

27 Mayıs 2013 akşamı Gezi Parkı’nın Askerocağı Caddesi tarafındaki duvarın yıkılması ve buradaki beş ağacın sökülmesiyle başlayan Gezi Protestoları kısa sürede Türkiye’nin her bölgesine yayıldı ve yaz ayları boyunca devam etti. Katılan grupların çeşitliliği, hiyerarşik nitelik taşımaması ve yaygınlığı açısından Türkiye tarihinde bir ilk olan bu protestolar yalnızca siyasi ve toplumsal çerçevede değil sanat alanında da yarattığı tartışmalar açısından önemliydi.

Gezi Protestoları’nın başlangıcının yıldönümünde kaleme alınan bu yazıda önce sanat ve doğrudan eylem ilişkisi üzerine 20.yüzyıl sanat tarihinden örneklere değinilecek, ardından Türkiye güncel sanat ortamı değerlendirilecektir.

 

SANAT EMEKÇİLERİ KOALİSYONU

1969 yılında New York’un sanat çevrelerine “bir sanat emekçisi” imzasıyla manifestoya benzer bir mektup gider. Mektupta olası bir devrimi desteklemek gayesiyle sanat alanının kapitalizmden kopartılması gerekliliğinden dem vurulmaktadır. Buna göre sanat geleneksel estetik yaklaşımlarla değil sanatçıların kolektif çalışma metotlarıyla ve kapitalist sanat piyasasına karşı tavrı bağlamında değerlendirilmelidir. Bu manifesto niteliği taşıyan mektubu imzalayan sanatçılar arasında Wen-Yong Tsai, Tom Lloyd, Len Lye, Farman, Hans Haacke gibi isimler söz konusuyken kısa bir süre sonra grup genişleyecek ve Lucy Lippard, Carl Andre, John Perrault, Irving Petlin, Max Kozloff, Rosmarie Castoro gibi isimleri de kendine katacaktır. Grup kendini Sanat Emekçileri Koalisyonu (Art Workers Coalition) olarak isimlendirir.

10 Nisan 1969 tarihinde School of Visual Arts’da bir toplantı organize edilir. Toplantıya yalnızca görsel sanat değil bütün sanat dalları davetlidir. Nitekim içinde fotoğrafçıların, ressamların, heykelcilerin, bestecilerin, müze çalışanlarının, koreografların, yazar ve eleştirmenlerin de bulunduğu yüzlerce kişi toplantıya katılır ve yetmişten fazla konuşma gerçekleşir. Konuşmalar yalnızca sanat emekçilerinin haklarına dair değil, ırkçılık, seksizm, savaş karşıtlığını da konu almaktadır.

Sanat Emekçileri Koalisyonu için sanatçıların işlerinin yer aldığı müzelerin demokratikleşmesi de temel meselelerden biriydi. Demokratikleşme hem müzenin işleyişi hem de politik sistem içindeki işlevi bakımından elzemdi. Müzelerin yönetiminde şeffaflık, satın alma kriterlerinde ırkçı yaklaşımların ortadan kaldırılması, sanatçıların kendi işleri üzerine söz sahibi olmalarına dair taleplerin yanı sıra müzelerin daha geniş halk kesimlerine hitap etmesine yönelik talepler de söz konusuydu. Müzelere bedava giriş hakkı gibi. Nitekim bugün dünyanın birçok yerindeki müzelerde söz konusu olan ücretsiz giriş imkanı sağlayan halk günlerini bu koalisyonun girişimlerine borçluyuz.

Altmışların sonunda Vietnam Savaşı ile Amerika’da alevlenen savaş karşıtlığının ana hedeflerinden biri New York Modern Sanatlar Müzesi (MoMA) oldu. Bunun temel nedeni kurumun mütevelli heyetinde Amerikan dış politikasında etkili olan Rockefeller Ailesi’nin sözünün geçmesiydi. David Rockefeller ve Nelson Rockefeller müzenin mütevelli heyeti üyeleriydi. Cumhuriyetçi Parti üyesi Nelson Rockefeller aynı zamanda New York valisiydi. Sanat Emekçileri Koalisyonu en ses getiren eylemlerinden birini yaptı. Koalisyon üyeleri ellerinde Amerikan Ordusu’nun Vietnam’da gerçekleştirdiği My Lai Katliamı’ndan bir fotoğraf ile müzeyi bastı ve o dönemde müzede sergilenmekte olan sanat tarihinin en bilinen savaş karşıtı eseri Picasso’nun Guernica’sı önünde eylem yaptı. Bazı sanatçılar My Lai’de öldürülen bebekleri temsilen kendi bebekleriyle eyleme katılmıştı. Sanat Emekçileri Koalisyonu sanatçıların hem siyasete hem de faal olduğu alana müdahale etmesinin en çarpıcı örneklerinden biridir.

 

ACT UP

Seksenli yılların ortalarında Amerikan hükümetinin AIDS araştırmaları konusundaki ciddiyetsizliğine müdahale etmek üzere New York’ta başını sanatçıların çektiği bir grup, oyun yazarı Larry Kramer ve sanat tarihçisi Douglas Crimp öncülüğünde 1987 yılının Mart ayında ACT UP (AIDS Coalition to Unleash Power) isimli doğrudan eylem hareketini başlattı.  250 kişilik gösterici grubu Amerikan ekonomisinin kalbinin attığı Wall Street’te gösteri düzenledi. 17 kişinin gözaltına alındığı bu eylemin en dikkat çekici unsuru göstericilerin taşıdığı, üzerinde ‘SILENCE=DEATH’ (Sessizlik Eşittir Ölüm) ibaresinin yer aldığı posterlerdi. Nitekim ACT UP bu sloganı sonraki eylemlerinde hep kullandı.

ACT UP gerçekleştirdiği ilginç ve çarpıcı eylemlerle kısa sürede basında ses getirmeye başladı. Northwest Orient Havayolları Şirketi’nin AIDS virüsü taşıyanlara bilet satmayacağını ilan etmesi üzerine grup kurumun New York bürosu önünde eylemler düzenler ve şirket kararından vazgeçmek zorunda kaldı. 15 Haziran 1988 tarihli eylem Cosmopolitan Dergisi’ne yönelik oldu. Dergi AIDS hakkında oldukça hatalı bilgiler içeren bir makale yayınlamıştı. Buna göre heteroseksüel erkekler bir tehlike taşımamaktadır ve kadınların bu erkeklerle korumasız seks yapmasında bir sakınca yoktur. Bu yazı üzerine ACT UP içinde bir kadın eylem grubu oluşturuldu. 500’den fazla gösterici derginin merkezi önünde eylem yaptı. Bu eylem iki üye tarafından filme alındı. ‘Doctors, Liars, and Women: AIDS Activists Say NO to Cosmo’ isimli bu belgesel film ülke genelinde gösterildi ve ödüller kazandı.

ACT UP gerçekleştirdiği çok sayıda eylem ile kamuoyunda farkındalık yaratmayı becerdi. Bu eylemler ölen arkadaşlarının küllerini Beyaz Saray’ın bahçesine dökmeye kadar vardı. AIDS’in yalnızca eşcinsellere değil bütün insanlar için bir tehdit olduğuna, AIDS’den korunma yöntemlerine ve AIDS araştırma fonlarının verimli kullanılmasına yönelik eylemler AIDS’i en azından Amerika için güçlü bir tehdit olmaktan çıkarttı. 1987’de yüz milyon dolar civarındaki araştırma fonları 15 sene sonra üç milyar dolar civarına yükseldi. ACT UP kurulduğunda AZT yegâne ilaç olarak devletçe desteklenirken 15 sene sonra yirmiden fazla ilaç denenmekteydi. ACT UP ilerleyen senelerde varlığını sürdürmekle beraber 80’li ve 90’lı yıllardaki yoğun eylemliliğini devam ettirme gereği görmedi.  (Sanat Emekçileri Koalisyonu ve ACT UP üzerine İstanbul Art News’un eski sayılarında daha ayrıntılı metinler bulabilirsiniz.)

 

JOSEPH BEUYS

Sanat siyaset ilişkisinden bahsederken Joseph Beuys’a da değinmek gerekir. Kapitalizm yerine demokratik sosyalizmi savunan Beuys sanatını özgürleşme politikası (Befreiungspolitik) olarak görüyordu. 1972 yılındaki 5.Documenta’da Halkoylamasıyla Doğrudan Demokrasi Organizasyonu (Organisation für direkte Demokratie durch Volkabstimmung) isimli bir performans gerçekleştirdi. Sanatçı yüz gün süren performansında doğrudan demokrasi üzerine ziyaretçilerle tartışmalar yaptı. 27 Nisan 1973’de Beuys’un Düsseldorf’daki atölyesinde faaliyete geçen Uluslararası Özgür Üniversite (Freie Internationale Hochschule..) disiplinlerarası araştırmalarla doğrudan demokrasi ile yaratıcılığın ilişkisine odaklandı. Beuys sanat alanından hayata müdahalenin yetersiz kaldığına kanaat getirmiş olacak 1976 yılında doğrudan siyasete girerek Yeşiller Partisi’nin kurucularından oldu. 1983 yılına kadar aktif olarak parti siyaseti yapan Beuys, parti içindeki seçimlerde tercih edilmeyince bu yıldan itibaren yalnızca pasif üye olarak Yeşiller Partisi’ne devam etti.

Sanat Emekçileri Koalisyonu, ACT UP ve Joseph Beuys’un hayata müdahale ederken izledikleri yöntemlerde çeşitli farklılıklar söz konusu. Sanat Emekçileri Koalisyonu faal oldukları sanat alanı içinde kapitalizme, ırkçılığa ve cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele etti. Yöntem olarak sisteme karşı kendi alanlarını dönüştürmeyi tercih ettiler. ACT UP yalnızca sanatçıların oluşturduğu bir eylem grubu değildi. Sanatçılar ağırlıklı olsa da toplumun farklı kesimlerinden grupların oluşturduğu bir birliktelikti. Alan olarak sokağı tercih edip sisteme karşı cephe mücadelesine girişti. Joseph Beuys ise kendi etrafında öğrencileri ve arkadaşlarıyla bir grup oluştursa da kişisel bir mücadele içindeydi. Sanat alanından hayata müdahale etmeye çalıştı ama yaşamının sonlarına doğru geleneksel anlamda parti siyasetine girme ihtiyacı hissetti.  Sanat Emekçileri Koalisyonu, ACT UP ve Joseph Beuys’un yanısıra sanat tarihinde hayata müdahale etme kaygısı taşımış olan birçok sanatçı ve sanatçı grubu bulunuyor. Bunların tarihsel deneyimlerinden faydalanarak Türkiye’de ‘bağzı şeyler’i değiştirmeye çabalamak Gezi Deneyimi’nin sanat alanında boşa gitmediğini gösterecek.

 

GEZİ VE SANAT

Türkiye’ye yayılan, başlangıcından polisin parka girdiği 15 Haziran’a kadar Gezi Protestoları’nın merkezi olan Gezi Parkı, alternatif, paylaşımcı, farklılıkları benimseyen ortak bir yaşama biçimini ortaya koyması bakımından önemliydi. Bu süre içinde sürekli olarak parkta yaşayanlar, günün bazı zamanlarını burada geçirenler ortak bir kamusal alan ve ilişki ürettiler. Herkesin katıldığı bir yaratım süreci şekillendi. Gezi sanat ile ilişkilendirilecekse esas bu nokta temel alınmalı. Arthur Cravan, Marcel Duchamp, Joseph Beuys gibi sanatçıların sanat kavramını genişletmeleri, herkesin sanatçı olduğuna dair fikirler öne sürerek sanat fikrini hayatın içine zerk etmeleri doğrultusunda düşünürsek Gezi Parkı’nda yaratılan ortak yaşam başlıbaşına sanattı. Özgün duvar yazıları, duran adam eylemi gibi yaratıcılıklar ise bunun alt başlıkları olabilir.

Türkiye sanat tarihinin başyapıtlarından biri olarak değerlendirilebilecek Gezi Parkı Deneyimi’ni yaşadıktan sonra Türkiye’de özellikle güncel sanat alanında daha özgün ne yapılabilir ki sorusu ortaya atılıp ‘bundan sonra sanat mümkün mü?’ gibi ifadeler kullanıldı.

Thomas Bernhard’ın Bitik Adam romanında Glenn Gould’u dinledikten sonra, sanatçılıkları konusunda şüpheye düşerek piyanoyu hatta yaşamayı bırakan konservatuar öğrencileri akla geliyor bu soru karşısında. Elbette Gezi’den sonra sanat mümkün. Ama Gezi’den sonra sanatçıların, izleyicilerin, yazarların ve kurumların oluşturduğu sanat alanını dönüştürmek gibi bir sorumluluk söz konusu. Türkiye güncel sanat alanının en etkili unsurlarından biri olan İstanbul Bienali bu dönüşümde mutlaka yer almalı.

 

GEZİ VE İSTANBUL BİENALİ

Hans Ulrich Obrist’in kalburüstü küratörlerle yaptığı röportajlardan oluşan kitabı A Brief History of Curating’in sonsözünde Daniel Birnbaum bienal fikrinin artık öldüğünden, bienallerin elbette düzenlenmeye devam edeceğinden lakin deneyselliklerini kaybettiklerinden bahsetmektedir. Birnbaum’a göre –ki kendisi halen Manifesta’nın yönetimindedir- Francesco Bonami’nin 2003 yılında düzenlediği 50. Venedik Bienali ile bir dönem kapanmıştır. Çoğulculuğun sınırlarının zorlandığı bu bienalin ardından artık bienal çerçevesi içinde yeni bir şeyler ortaya koymak imkânsızdır. Bienaller sanat fuarları tarafından bastırılmıştır ancak Birnbaum’a göre yeni bir formun doğacağına dair umudun kaybedilmemesi gerekmektedir. Birnbaum’un bu iddiasından yola çıkarsak özellikle 2009 yılındaki 11.İstanbul Bienali etkinliğin geleceğine dair kuşkular uyandırmıştı. Ivet Ćurlin, Ana Dević, Nataša Ilić ve Sabina Sabolović’ten oluşan What, How & for Whom (WHW) küratörlüğündeki bienal Türkiye ve dünya sanat ortamında herhangi bir özgünlük ortaya koyamadı. WHW 1929 yılında yaşanan ekonomik buhran ile 2009 yılındaki durum arasında benzerlik kuruyordu. 11. İstanbul Bienali’nin tema açısından güncelliği ne kadar yakalamış olduğu tartışılır. 1929 Krizi ile 2009 yılı arasında kurulmaya çalışılan benzerlik, seksen sene öncesinden yapılan çıkarımlarla dünyanın geleceğine dair ileri sürülen varsayımlar kavramsal çerçevenin iyi oturtulmadığını göstermekteydi. 11. Bienal etkinliğin diğer uluslararası bienaller gibi bir tıkanma sürecine girdiğini göstermiş olması bakımından önemliydi.  Fakat bir sonraki bienal için farklı şeyler söylemek gerekiyor. 2011 yılında gerçekleşen 12.İstanbul Bienali’ni Türkiye çerçevesinde değerlendirecek olursak etkinliğin tarihi içinde önemli bir yere sahip. Küratörler Jens Hoffmann ve Adriano Pedrosa’nın, 12. İstanbul Bienali’nin kavramsal çerçevesini oluştururken sanatçı Félix González-Torres’den yola çıktılar.  Torres, daha özgür bir yaşama ve içinde varolduğu topluma dair kaygı duyan sanatçıların hayata müdahale ederken kullanabilecekleri özgün bir yöntem sunar. Metroda öpüşmenin siyasal bir eylem haline dönüştüğü, gittikçe muhafazakârlaşan Türkiye’de Torres’den esinlenerek kurgulanan 12.İstanbul Bienali bir önceki bienalden farklı olarak oldukça çarpıcı ve dikkat çekici oldu. 13. Bienal’e dair beklentileri arttırdı.

Gezi Deneyimi ardından 13.Bienal daha önceden belirlenmiş kavramsal çerçevesi açısından tartışma konusu oldu. Fulya Erdemci’nin küratörlüğündeki ‘Anne ben barbar mıyım?’ başlıklı bienalin kavramsal çerçevesine dair İKSV’nin yayınladığı basın bülteninde şu satırlar yer alıyordu: “13. İstanbul Bienali’nin odak noktası, siyasi bir forum olarak kamusal alan fikri olacak. Tanımı ve içeriği üzerine çok tartışılan bu kavram, güncel demokrasi biçimlerini sorgulayan, günümüzün mekânsal-ekonomik politikalarını tartışmaya açan, standardize edilmiş verili birer konum ve dil olarak uygarlık ve barbarlık kavramlarını sorunsallaştıran ve en önemlisi, kamu olarak tanımlananı yapan ve bozan bir aracı olarak güncel sanatın rolünü açımlayan fikirler üretme ve pratikler geliştirme amacını taşıyan bir matris işlevi görecek. Kamusal alan fikrinin çeşitli tarihsel, felsefi, kuramsal ve jeopolitik kökleri ve tanımları var. Bu yorumlar birbirlerinden çok farklı olsa da, hemen hepsi eşitlik, sivil haklar ve siyasi tartışmalara ilişkin demokrasi meselelerinden hareketle üretiliyor. Kamusal alan, bir sanat yapıtının varlığından sosyal medyanın sağladığı özgürlük ortamına ve kentsel mekanların kamusal alan olarak belirlenmesine kadar, toplumsal buluşma ve siyasi tartışmanın mümkün olduğu son derece geniş bir alanı içerebilmektedir. Serginin öne çıkarmayı amaçladığı da kamusal alan söyleminin işte bu potansiyelidir.”

Bu kavramsal çerçeveyi göz önünde tuttuğumuzda bienalin Gezi Deneyimi’nden sonra tartışmaların odağına oturması beklenecek bir durumdu. Erdemci ve bienal ekibi organizasyonda değişikliklere gittiler. Kamusal alan temalı etkinlik kapalı alanlara çekilmek durumunda kaldı. Buna karşın bienal ücretsiz yapılarak bu aksaklık dengelenmeye çalışıldı. Sonuçta İKSV’nin belirttiğine göre rekor sayıda bir izleyici kitlesi bienali gezdi. Birçok insan güncel sanata ilk kez tanık oldu. Bu yönüyle başarılı olduğunu söyleyebileceğimiz bienalin Gezi’nin gölgesinde kalan içeriğinin ne denli doyurucu olduğu ise tartışılır. Gezi bienal için müthiş bir şanstı. Daniel Birnbaum’un umudunu ettiği yeni formun yakalanma fırsatı kaçtı. Çok da haksızlık etmemek gerekir. Gezi’nin patlamasıyla hepimiz şaşkınlık yaşadık. Hala ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Bu bienal Gezi’den önce gerçekleşseydi muhtemelen çok daha iyi övgüler alacaktı.

KURUMSAL ELEŞTİRİ

Gezi Deneyimi ışığında güncel sanat alanında bir dönüşüm yaşanacaksa ilk adımın bu alanın en önemli unsuru olan sanatçılar tarafından atılması gerekiyor. Yazının başında bahsedilen Sanat Emekçileri Koalisyonu’nun giriştiği eylemliliğe benzer girişimlere ihtiyaç var. Türkiye’deki güncel sanat ortamında sanatçıların kurumsal eleştiriye yeteri kadar ilgi göstermedikleri görülüyor. Oysa 1960’lı yılların sonlarından itibaren Avrupa ve A.B.D.’de sanatçıların ilişkide oldukları sanat kurumlarına getirdikleri kurumsal eleştiriler bugün de devam ediyor. Örneğin 2010 yılında Meksika Körfezi’nde British Petrol şirketinin işlettiği Deepwater Horizon isimli petrol kuyusunun denize üç ay boyunca petrol sızdırması sonucu tarihin en ciddi çevre felaketlerinden birinin yaşanmış ve bu olaydan British Petrol sorumlu tutulmuştu. Söz konusu şirketin İngiltere’deki Tate Modern’in en büyük sponsorlarından biri olması bu ülke sanatçıları arasında tepki yarattı. Bu doğrultuda Tate kurumunun bu tür ilişkilerden kurtulması gerektiğini iddia eden, kurumun bir dönüşüme uğramasının elzem olduğuna inanan Liberate Tate isimli sanatçı grubu Tate Modern’de kurumdan izinli veya izinsiz çeşitli sanat etkinlikleri düzenleyerek kamuoyu oluşturmaya ve baskı kurmaya çalışmakta. Türkiye güncel sanat alanında bu tarz kurumsal eleştiriye örnek olarak Beral Madra’nın düzenlediği “Atsanat” etkinliği gösterilebilir. 1993 yılında açılan Aksanat’ta, Kenan Evren’in bir resim sergisinin düzenlenmiş olması dönem içinde tepki çekmiş, Beral Madra “Atsanat” isimli bir alternatif etkinlik düzenleyerek bu sergi için protesto gerçekleştirmişti. Erden Kosova bu konu hakında 13 Nisan 2005 tarihinde Birgün Gazetesi’nde şöyle yazmıştı: “Aksanat ile ilgili hafızama yazılmış ilk şey doksanlı yılların ilk yarısında düzenlenen Kenan Evren sergisi ve sonrasında Beral Madra yönetiminde bu sergiye tepki olarak başka bir mekânda gerçekleştirilen, ve bugün yanyana getirilmesi güç görünen sanatçıların kolektif bir dayanışma gösterdikleri ‘Atsanat’ etkinliği. Aksanat için kuşkusuz pek hatırlanası bir deneyim olmamalı sabık juntacının sergisi. Sonraki dönemde Aksanat ile çalışan ve bu hatıra ile didişmiş bir sanatçı çıktı mı, bilmiyorum.”  Söz konusu kurumun bugüne kadar bu konuda herhangi bir özeleştiriye gitmemiş olması günümüzde az da olsa güncel sanat alanı aktörleri tarafından tepki çekmektedir.  2010 yılının Kasım ayında ARTER’de açılan Emre Baykal küratörlüğündeki ‘İkinci Sergi’ kavramsal olarak kurumsal eleştiriye değinmekle beraber sergide bu yazıda bahsedilen anlamda eleştirel bir yan görmek için hayli zorlanmak gerekiyordu.

Bugün Türkiye’deki güncel sanat alanında faaliyet gösteren kurumların bağlı oldukları sermaye gruplarının faaliyetleri incelendiğinde Tate Modern’den çok da farklı olmadıkları görülecektir. Hasankeyf’i sular altında bırakacak olan Ilısu Barajı’nın büyük kreditörlerinin aynı zamanda Türkiye güncel sanat ortamında belirleyici faaliyette olmaları dikkate değer.

Gezi Deneyimi’nin ışığında sanat alanındaki dönüşümün hangi yöntemlerle olacağı üzerine sanatçılar, sanat yazarları ve çalışanları arasında verimli tartışmaların yapılması, buna yönelik üretimde bulunan sanatçıların işlerinin daha görünür kılınması, güncel sanat alanının kaybetmekte olduğu güncelliğinin korunması gerekiyor. Bu doğrultuda Turuncu Çadır gibi forumlar değerli katkılar sağladılar. Bu tartışmaların devamlılığı hepimizin sorumluluğunda.

Bu yazı İstanbul Art News’un Haziran 2014 sayısında yayınlanmıştır.

This entry was posted in Uncategorized. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s