Trump ve Sanat

Avrupa’nın göçmenlere karşı tavrı, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkması ve en nihayet Donald Trump’ın Amerikan seçimlerinden zaferle ayrılması 1989 yılında Soğuk Savaş’ın bitmesiyle gündeme oturan küreselleşmenin sonunun geldiğini ilan ediyor. Brexit’in sanata olan yansımasının nasıl olacağı şimdilik belirsiz ama Trump’ın başkanlık koltuğuna oturmasının doğrudan sonuçları olacağına kesin gözüyle bakılıyor. Kendisinin geçmişte sanata dair takındığı tavırlardan yola çıkarak önümüzdeki döneme dair ipuçları yakalayabiliriz.

Donald Trump’ın sanat bağlamında ilk kez kamuoyuna çıkması 1980 yılında oldu. New York Manhattan’daki 5.Cadde’de inşa edilecek Trump Tower için Bonwitt Teller Building’in yıkılması gerekiyordu. Art Deco tarzındaki binanın cephesindeki Dans Eden Kadın kabartmasının yok olmaması için Metropolitan Museum devreye girdi. Kurum, Amerikan heykel tarihi için önemli olduğunu düşündüğü kabartmayı koleksiyonuna katmak istiyordu. Fakat kabartmanın özenle sökülmesinin zaman kaybı olacağını ve bu yüzden para kaybedeceğini söyleyen Trump’ın ekibi, hiçbir sanatsal değeri olmadığını iddia ederek heykeli yıkım esnasında yok etti.

3

Bonwitt Teller Building

Donald Trump, 1983 yılında, New York’taki gece kulübü Stüdyo 54’de, o zamanki avukatı Roy Cohn’un kendisi için düzenlediği doğumgünü partisinde Andy Warhol ile tanıştı. Andy Warhol’un, Mc Carthy döneminin en azimli savcısı, Rosenbergleri idama gönderen Roy Cohn’un partisine katılması ilginçtir. Trump birkaç gün sonra Warhol’un atölyesini ziyaret etti ve yeni açılan Trump Tower’ın resimlerini yapması için sanatçıyı ikna etti. Warhol, sekiz resimden oluşan Trump Tower serisini tamamlayıp da Trump’a gösterince neye uğradığını şaşırdı zira emlak kralı resimleri yeterince renkli bulmadığı için reddedip anlaşmayı iptal etti.

1980-trump-tower

Andy Warhol, Trump Tower (1980)

Donald Trump, New York’taki emlak yatırımlarından en çok verimi Rudolph Giuliani’nin belediye başkanlığı döneminde aldı. 1994-2001 yılları arasında belediye başkanlığı yapan Giuliani, özellikle Manhattan’ı asayiş bakımından temizlemiş, güvenlikli bir bölge yaratarak emlak fiyatlarının yükselmesini sağlamıştı. Kentin alt kültürünün en uğrak yerlerinden olan Times Meydanı artık tüketim kültürünün merkezlerinden biriydi.
Bu yazının kaleme alındığı tarih itibariyle (23 Kasım 2016) Amerikan hükümetinin en önemli bakanlıklarından olan Dışişleri Bakanlığı için Donald Trump’ın Rudolph Giuliani’yi düşündüğü söyleniyor. Giuliani, uluslararası ilişkilerin turistik bir faaliyet olduğuna inanıyor olmalı ki, bu alandaki deneyimine yönelik sorulara seksen ülke gezmiş biri olarak bu konuda oldukça birikimli olduğuna dair yanıt veriyor. Trump’ın en önemli bakanlığa getirmeyi düşündüğü Giuliani’nin sanata bakışını ortaya koymak için 90’lı yılların sonundaki bir olaya değinmek yeterli olacaktır.
New York’taki Brooklyn Museum of Art 1990’lı yıllar boyunca mali sıkıntılar içinde faaliyetlerini sürdürmüş bir müzeydi. Müze müdürü Arnold Lehman bu sıkıntılara bir çare olarak hem Londra’da hem de Berlin’de önemli gişe başarısı yapan “Sensation: Saatchi Koleksiyonu’ndan Genç İngiliz Sanatçılar” sergisini kendi kurumunda açmak istedi ve bu dileği serginin düzenleyicisi Charles Saatchi tarafından kabul gördü. 2 Ekim 1999 tarihinde açılacak olan sergi New York’ta duyurulduğu andan itibaren tepkilerle karşılaştı. Tepkilerin en önemli kaynağı basın değil New York Belediye Başkanı Rudolph Giuliani’ydi. İtalyan asıllı koyu bir Katolik olan belediye başkanı 22 Eylül 1999’da bir basın toplantısı düzenleyerek sergiyi kınadı. Giuliani’ye göre sergi dine karşı hakaretler içermekte ve Katolikleri aşağılamaktaydı. Anayasada teminat altına alınmış özgürlükler ile alakası yoktu. Müze eğer halkın ödediği vergilerle varlığını sürdürüyorsa halkın değerlerini göz önünde tutmalıydı. Eğer sergi iptal edilmezse New York Belediyesi’nin her yıl Brooklyn Museum of Art’a verdiği 7,2 milyon dolar hibe iptal edilecek, müzenin iyileştirilmesine yönelik 20 milyon dolarlık yardıma dair görüşmeler de kesilecekti. Hedefteki iş Chris Ofili’nin “Kutsal Bakire Meryem” isimli resmiydi.
Nijerya asıllı İngiliz sanatçı Chris Ofili’nin 1996 tarihli “Kutsal Bakire Meryem”i bir Meryem portresidir. Meryem’in etrafında pornografik dergilerden kesilmiş vajina resimleri bulunmaktadır. Resmin asıl çarpıcı olan ayrıntısı ise Meryem’in fil dışkısı ile dolayısıyla koyu tenli resmedilmiş olmasıdır. Ofili kendisinin de kiliseye giden bir Katolik olduğunu söyleyerek iddiaları reddetti. Malzeme olarak 1990’lı yılların başından itibaren fil dışkısını kullandığını, dolayısıyla bunun Meryem’e özel bir tavır olmadığını belirti. Sanatçıya göre fil dışkısı Nijerya kültüründe Batı’da olduğu gibi nitelendirmelere sahip değildir. Nitekim sergide yer alan diğer Ofili resimlerinde Miles Davis, Muhammed Ali, James Brown gibi kişiler de fil dışkısı ile resmedilmişti.

4

Chris Ofili, Kutsal Bakire Meryem (1996)

28 Eylül 1999’da Giuliani, Brooklyn Museum of Art’ı içinde bulunduğu binadan tahliye etmekle, müdürünü görevden almakla ve yönetim kurulunu değiştirmekle tehdit etti. Bunun üzerine müze yönetimi mahkemeye başvurarak belediye başkanının tehditlerine karşı anayasanın ifade özgürlüklerini koruyan (First Amendment) maddesine dayanarak korunma talep etti. Açılan bu dava üzerine Belediye müzenin ödeneğini kestiğini duyurdu. Serginin açıldığı gün “The Catholic League”in yanı sıra birçok sivil toplum kuruluşu müzenin önünde aleyhte bir gösteri düzenledi. Sergi açıldığı gün müzeye giden istikametteki metrolar tamirat bahanesi ile durduruldu. Buna karşın ilk gün 9200 kişi sergiyi ziyaret etti. Bu müze tarihinin uzak ara ilk gün rekoruydu.
Dava sürecinde belediyenin öne sürdüğü maddeler müze avukatı tarafından çürütüldü. Dava siyasi boyutta büyüdü. Başkanlığa aday olan George W. Bush, Giuliani’yi destekleyen açıklamalar yaptı. Bush’a göre kamu parası ile yapılan bir organizasyon dini aşağılayamazdı. Diğer taraftan Demokratların içinden Giuliani’nin potansiyel rakibi Hillary Clinton müzeden yana tavır koydu. Dava sonucunda mahkeme hakimi belediyenin anayasanın ifade özgürlüğünü koruyan maddesini (First Amendment) ihlal ettiğine karar verdi. Karara göre belediye müzenin hakkı olan finansal katkıyı yapmak zorundaydı. Bunun yanı sıra müzenin içinde bulunduğu binadan tahliye süreci durdurulmalıydı ve müzenin yönetim kurulu görevine devam etmeliydi. Ofili’nin resminin dini aşağıladığı iddiasına karşı ise müzenin koleksiyonunda Meryem’i yücelten çok sayıda eser olduğundan yola çıkılarak sırf bu yüzden ödeneğin kesilemeyeceğine yönelik karar verildi. Sergiden sonra yapılan kamuoyu araştırmaları, Ofili’nin resmine muhafazakârların gösterdikleri tepkinin fil dışkısından değil Meryem’in ten renginden kaynaklandığını ortaya koydu. Nitekim Harlem bölgesinde yayınlanan Amsterdam News isimli bir gazete, 30 Eylül 1999 tarihli sayısının başyazısının başlığı şöyleydi: “A Black Madonna! Giuliani’s Worst Nightmare!” (Siyah Bir Meryem! Giuliani’nin En Kötü Kabusu!)
Trump ve Giuliani’nin Amerika’yı yönetirken uyumlu bir ikili olacaklarına kesin gözüyle bakabiliriz. Nitekim Giuliani’nin söz konusu sansür kampanyasındaki en ateşli destekçilerinden biri Donald Trump oldu. Trump, belediye başkanına destek için verdiği bir demeçte Ofili’nin resmi için “degenerate stuff” (yoz, soyu bozuk saçmalık) tabirini kullandı. Dejenere sanat nitelendirmesi sanat tarihçileri için çok tanıdıktır. Almanya’da 1933-1945 yılları arasında hüküm sürmüş olan Nasyonal Sosyalist iktidar, modern sanata karşı yok edici politikaları yürürlüğe sokarken sıklıkla dejenere sanat tabirine başvuruyordu. Geçmişte Alman halkının parasının dejenere sanatı desteklemek için kullanıldığını, kendi yönetimlerinde bunun söz konusu olmayacağını söylüyorlardı. Alman faşizminin bu tavrına muhafazakâr siyasetin genelinde rastlanmaktadır.
Trump aynı sergi bağlamında bir gün başkan olursa National Endowment for the Arts’ın bütçesini keseceğini belirtti. Oysa kurum Sensation Sergisi’ne herhangi bir destekte bulunmamıştı. National Endowment for the Arts (NEA), Amerika’da sanatı desteklemek faaliyet gösteren özerk bir kamu kuruluşu. Her ne kadar kurumun başkanı Amerika başkanı tarafından atansa da kurulduğu 1965 yılından beri hükümetlerden bağımsız olarak ülkedeki çeşitli sanat etkinliklerine destek oluyor. Kurum 1981 yılında iktidara gelen Ronald Reagan’dan beridir, halkın parasını ahlaksız sanat etkinliklerine harcadığı gerekçesiyle Cumhuriyetçi Parti tarafından saldırılara uğruyor. Reagan ilk dönemi boyunca kurumu kapatmak için Kongre’de girişimlerde bulundu ancak başarısız olunca vazgeçti. 1989’da Andres Serrano’nun ‘Piss Christ’ isimli işinin yer aldığı serginin NEA tarafından desteklendiği ortaya çıkınca kıyamet koptu. 1990’lı yıllar boyunca Cumhuriyetçi senatörlerin NEA’nın bütçesini polemik konusu yapmıştır. Robert Mapplethorpe’un erkek eşcinselliğini konu alan fotoğraflarının bu yüzden Amerikan Kongresi’nde tartışma konusu olması ilginçtir.
2015 yılı itibariyle NEA’nın 146 milyon dolar büyüklüğündeki bütçesini kişi başına bölersek 46 cent gibi ufak bir tutar karşımıza çıkıyor (Berlin’de kamunun sanata desteği kişi başına 100 Euro’dan fazla tutuyor). Amerika’da sanat daha ziyade özel kurumlar ve yerel yönetimler tarafından desteklendiği için NEA’nın katkısı sembolik olarak kalıyor. Amerikan muhafazakârları kurum bütçesinin sembolik olduğunun farkında olmalarına karşın tıpkı Goebbels gibi kültür alanını bir savaş alanı olarak gördükleri için NEA’yı hep gündemde tutuyorlar. Trump’ın yönetiminde NEA’nın yeniden gündeme geleceğine kesin gözüyle bakabiliriz.
Trump’ın son seçim kampanyasında sanata dair bir konu dışında neredeyse hiçbir şey söylememiş olması dikkate değer. Kaçak göçmenleri engellemek için Meksika sınırına inşa etmek istediği duvarın güzel gözükmesi için duvarın yüzeyini süsleme tasarımlarına açacağını, böylece duvar fikrine estetik katarak güzel bir eser ortaya koyacağını belirten Trump sanata ne kadar önem verdiğini böylece göstermiş oldu.
Türkiye’de bazı kesimler Trump’ın seçilmesi üzerine gayet mutlu oldu. Galerilerin basıldığı, sanatçıların bıçaklandığı, iktidarca beğenilmeyen heykellerin yıkıldığı, fuarların baskına uğradığı, Avrupa Birliği’nin kültür fonlarının reddedildiği, entelektüel olmanın elitizm suçlamasına maruz kaldığı, sanatçıların potansiyel terörist olarak görüldüğü, gazetecisi, yazarı hapiste olan bir ülkede Trump’ın seçilmesine sevinenin çok olmasına şaşırmamak gerekiyor. İdam cezasının getirilmesine gerekçe olarak Amerika’da da var diyenler Trump yönetimindeki Amerika’yı daha da çok sevecektir.

Bu yazı İstanbul Art News’un Aralık 2016 sayısında yayınlanmıştır.

This entry was posted in Uncategorized and tagged . Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s